Darü’l-Fünûndan Bir Müderris

İstanbul’da, Darü’l-Fünûn’da hadis dersleri veren bir müderris yaşlanır ve emekli olur. Bu müderris, emekliliğinde gönül iklimine girip ömrünün kalan yıllarını o yolda geçirmek ister. Kendisine bağlanacağı bir şeyh bulmak üzere kapı kapı, dergâh dergâh dolaşır. Sonunda kendisine zamanın en büyük kutbunun Kelâmî Dergâhı şeyhi Esad Efendi olduğu söylenir. O da adresini alır, kalkar Esad Efendi’yi ziyarete gider. Buluşurlar, kucaklaşıp sohbete başlarlar. Karşılıklı hoş sohbet yapılır, kahve içilir. Konuşmanın bir yerinde hadis müderrisi/profesörü:
“Efendim, zamanımızın en büyük kutbu sizmişsiniz, sizden mânevî ders almak istiyorum…” der.
Esad Efendi mahcup bir şekilde başını önüne eğer ve bir süre sessisce öylece kalakalır. Daha sonra mahzun bir yüz ifadesi ile sorar:
“Estağfirullah hocaefendi, fakire söyleyin, siz bir hadisçisiniz… Bu ümmetin faziletçe en üstünü kimdir?”
“Hazret-i Ebubekir (r.a) efendim…”
“Söyleyin fakire hocaefendi, O’na son nefeste îmân garantisi verilmiş miydi?” Müderris:
“Hayır efendim” deyince Esad Efendi:
“Hocaefendi, bu ümmetin en büyüğüne bile îmânla ölme garantisi verilmemiş iken, bu âcizin son nefeste durumu ne ola ki… Bizim sonumuz ne olacak? Yıllardır bu havf (korku) ile yaşıyoruz. Acaba îmânla ölebilecek miyiz?
Nerede kaldı şeyhlik, nerede kaldı kutbluk. Son nefeste îmân, son nefeste îmân. Buyurun âkıbetimiz ne olacak, oturup halimize, âkıbetimize ağlayalım!” diye karşılık verir ve ağlamaya başlar. Hadis müderrisi durumdan etkilenir o da ağlamaya başlar ve beraberce ağlarlar.




