ZÜHDLERİ

ZÜHDLERİ

Doğuştan varlıklı bir aileden gelen Muhterem Ömer Öztürk dünyalıktan, kifaf-ı nefsten öte bir şeye meyletmemişlerdir. Dünya metâına ve paraya hiçbir zaman önem vermemişler, İbrahim bin Edhem (k.s.)’nun tahtı ve zenginliği terk etmesi gibi, bütün malını, ailesini, hatta kundaktaki çocuğunu bırakarak üstadları Hz. Sâmi’nin (k.s.) emriyle ve onunla birlikte yalnızca bir bavulla Medine-i Münevvere’ye hicret etmişlerdir.

“Dünya gölge gibidir, üstüne gidersen kaçar, kaçarsan gelir.” hadisinin hikmeti gereği Hak Te‘âlâ her zaman kendilerine ikram etmiş, ancak kendileri Allah ve Resûlü (s.a.v.)’den ve O (s.a.v.)’in ümmetine hizmetten başka bir şeyle uğraşmamışlar, bütün zenginliklerini Müslümanlarla paylaşmışlardır. Hâlen Medine-i Münevvere’de evleri ile Harem-i Şerif arasında münzevi bir hayata devam ederler, zaruret olmadan başka hiçbir yere gitmezler.

Sâmi Efendi Hazretlerinin (k.s.) İrşadı

Birgün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, ashabının bulunduğu yere giderek şöyle buyurmuşlardır:

 “Mânevî körlükten kurtulup basîret sâhibi olmak isteyenler bilsin ki, Cenâb-ı Hak, heveslerine uyarak dünyanın peşinde koşanların kalplerini, istekleri nisbetinde köreltir, basîretlerini bağlar. Uzun arzuları bırakıp dünyadan yüz çevirenlere de okumadan ilim ihsan eder ve doğru yola hidâyet buyurur. Dikkat edin! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki, onlar dünyalığı, hırs ve şiddetle adam öldürmek sûretiyle elde bulunduracaklar, ya fiilen katil suçu işlerler, ya da istikbâl sevdâsıyla evlâtlarını mânen katlederler. (Yâni onlara, îmân, İslâm ve ibâdet duygusu aşılamaz da hâli üzere başıboş bırakırlar. Zamanın kötü te’sirlerinden korumazlar ve cehennem odunu olmalarına râzı olurlar.) Zenginliği cimrilikle elde edecek, serveti iftihar vesilesi yapacak, mânevî menfaatları unutup sevgiyi nefsin arzularına hizmet ederek elde edecekler. Sizden o günlere erip de servet yapmaya gücü yeterken fakrı ihtiyar edip sabredenleri, nefsin arzularına uyarak kendisini sevindirmek mümkün iken bunu terk edenleri, gayri meşrû yollarla yücelmeye muktedir iken horlanmaya tahammül edenleri ve bunları Allah rızası için yapanları Cenâb-ı Hak, Sıddıklardan elli kişinin ecir ve mükâfâtına nâil eyler.”

Sâmi Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîfi Muhterem Ömer Öztürk’e yazdırarak MTTB başkanlıklarından sonra yapılacak olan hizmetin çerçevesini de çizmiş, bugüne kadar yapılan hizmetten daha farklı bir mecra içerisinde olunacağını anlatmıştı.

Bu dönemde yapılacak hizmetlerinin; şandan, şöhretten, paradan, siyasetten kaçınarak Allah rızası için, Allah yolunda, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini, rızasını kazanarak, kullarını da Allah’ın rızasına, muhabbetine davet etmek suretiyle olacağını bildirmiş oluyorlardı.

Dünya Makamlarına İltifat Etmeyişleri

Muhterem Ömer Öztürk, hayatları boyunca birçok dünyevi makam teklifi ile karşılaşmışlar, kendilerine devletin zirvesine kadar çıkma yolu açılmış, ancak hiçbirine iltifat etmemişlerdir. Hâlbuki MTTB başkanlığı döneminde kendisinin riyasetinde çalışan kişiler bugün devletin zirvesinde görev yapmaktadırlar.[16]

Muhterem Ömer Öztürk, her sistemin kendisine göre yolu, yordamı olduğu gibi İslâm’ın da kendisine göre bir usûlünün olduğunu ve bu usûlün de Allah Resûlü’ne (s.a.v.) mutlak tâbi olmak şeklinde ortaya çıkması gerektiğini beyan etmişlerdir.

Resûlullâh (s.a.v.) birgün Safa Tepesi’nde iken yanına gelen Utbe b. Rebia, kavmi adına ona şu teklifi yapmıştı:

“Getirdiğin din sayesinde mal elde etmeyi murad ediyorsan, seni mallarımızla zengin edelim. Eğer şeref ve itibar istiyorsan, seni başımıza reis yapalım. Eğer sana gelen tutulup kurtulamadığın bir sihir ise seni iyi edinceye kadar tedavi ettirelim. Eğer kadın istiyorsan, Kureyş kızlarından beğendiğin on tanesini sana verelim.”

Utbe sözlerini bitirince Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Fussilet sûresi’nin ilk ayetlerini okuyarak şöyle cevap verdiler:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Bu vahiy, yarattıklarını rahmetiyle kucaklayan, sevgiyle bağışlayan Allah’ın vahyidir. Öyle bir kitaptır ki hakkı batıldan ayırt etmiş Arapça Kur’ân’dır. Bilen (gören) insanlara gönderilmiştir. Müjdeler verir, eğri yolun sonundan korkulur. Fakat onların çoğu, ondan yüz çevirdikleri için onu hakkıyla dinlemezler.”

Devletin başına gelerek İslâm gayesinin gerçekleşmesi mümkün olsa idi, Kureyş müşriklerinin;

“Dilersen seni başımıza geçirelim!” tekliflerini Nebi (s.a.v.)’in kabul ederdi.

Devletin başına geçmekle İslâm getirilecek olsa idi, Allah Resûlü (s.a.v.) bu fırsatı kaçırmazdı.

Manevi Makam ve Görevlere de Göz Dikmemeleri

Orhan Yentürk anlatıyor:

“Hanımımın anneannesi, Allah rahmet eylesin, maneviyatlı bir kadındı. (Son devirde Konya’da yaşamış ve yâd-ı cemîli hâlen Konya ve Karaman bölgesinde devam eden hanım velilerden Hediyye Anne; nur içinde yatsın).[17]

Bana oturduğu yerden değişik şeyler anlatırdı. Bugün Hz. Sâmi’nin (k.s.) yolunu devam ettirdiğini iddia eden gruptan bazı kimseler birkaç defa ziyaretine gelmiş. Hediyeler getirmişler. Sonradan hediyelerini toplamış, onları da çağırmış:

‘Siz bunları başka bir gaye ile gönderiyormuşsunuz. Şu hediyeleri de alın gidin. Ben size Sâmi Efendi hazretlerinin müntesibisiniz diye ehemmiyet veriyordum. Hâlbuki siz başka işler yapıyormuşsunuz. Ömer Öztürk’e de düşmanlık ediyormuşsunuz’ diyerek onları göndermiş. Ondan sonra bana dönüp;

– Ömer Öztürk kaç yaşında? diye sordu. Ben de:

– 52 yaşında, deyince Hediyye Anne:

– Eh o zamana biraz daha var, dedi.

Hâlbuki Hediyye anne Ömer ağabeyi dünya gözüyle hiç görmemişti. Yani Hz. Sâmi’nin (k.s.) vasiyetini ona yaptığını ve sohbet vazîfesi verdiğini zâhirî yollardan bilme imkanı yoktu.

Ben bu olayı Ömer ağabeye anlatırken arabadaydık ve yanımızdaki arkadaş heyecanlandı, cezbe tuttu. Ömer ağabey kendisine;

– Ne oluyor, neden heyecanlandın? dedi. Arkadaş:

– Bak abi sen kadına manevi görevli diyorsun, o da senin için biraz daha var, zamanı gelmedi’ diyor. Senin hakkında tebşîratta bulunuyor. Bunun üzerine Ömer ağabey;

– Bak kardeşim! Sen, Ömer ağabey şu makâma geçecek, şöyle olacak, böyle olacak diye heyecanlanıyorsun. Yahu bu Ömer ağabey adamsa bir yere geçse de mühim değil, geçmese de mühim değil. Adam değilse, görünüşte nerede oturursa otursun hiçbir mânâsı yok. Bu cezbe, koltuğa kanepeye ehemmiyet verdiğin için… Esasen senin heyecanlanmanın sebebi koltuktan, kanepeden ötürü. Allah kendi indinde sevdiği kullarından eylesin. İmanı kâmil mü’minlerden eylesin (Âmin). Cenâb-ı Hak; “Allah müminlerin dostudur”[18] buyuruyor. O’nun bizleri dost ettiği müminlerden eylesin (Âmin). Asıl değer verilecek, ehemmiyet verilecek esaslar bunlardır.” dedi.

Amaç İyi Bir Müslüman Olmaktır

Bir sohbetlerinde şöyle anlatmışlardır:

“Gavs olmanın da, büyük bir veli olmanın da bir irtidad tehlikesi var. İşte, Belam ibni Baûra: Oturduğu yerde Levh-i Mahfuz’u okur, binlerce müridi not ederdi. (Bu, velayetin çok ileri bir derecesidir.) Musa (a.s.) zamanında yaşamıştı. İsm-i a’zamı biliyor, her duası kabul oluyordu. Bulunduğu Belka şehrinin valisi Belak, Hz. Musa (a.s.)’ın askerlerinin şehre girmemesi için, dua etmesini istedi. O da Musa (a.s.)’a beddua etti. Akabinde dili göğsüne kadar sarkıp yapıştı. Musa (a.s.)’ın askerleri tarafından öldürüldü. İmansız gitti. Kur’ân-ı Kerim’de, dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzetildi:

‘Artık onun meseli o köpeğin meseline benzer: Üzerine varsan dilini salar solur, bıraksan yine dilini salar solur.’[19]

Sana ‘sen gavs-ı a’zamsın’ denmesinden, ‘Sen hakikaten adam gibi adammışsın, iyi bir Müslümansın, her hususta sünnete uyan bir kimseymişsin’ denmesi çok daha sevimli olmalı.

Gavslık makamını küçümsemek için söylemiyorum, hedefimiz o değil. İyi bir Müslüman olmanın, sünnete her hususta riâyet etmenin öncelikli olması gerektiğini vurgulamak için söylüyorum.

Allah, onların yollarının yolcusu, ayaklarının tozu etsin, ama hedef oralara varıp gavs ve benzeri makamlara gelmek değil. Hedef iyi bir Müslüman olmak, sünneti yaşamak, adam gibi adam olmaktır. İnşallah iyi bir Müslüman olmaya hakiki bir mümin olmaya îmân-ı kâmil sahibi olmağa çalışalım.

Tarikatın gayesi işte bu ahlakı öğretmektir; uçmak gibi, insanları etkilemek gibi olağanüstü hâller göstermek değil.

Allah Azîmü’ş-şan’ın her şeye gücü yeter. O, ‘Ol!’ deyince bir anda her şey olur. ‘Yok ol!’ deyince yok olur. Güç gösterisi nedir? Kime yapacaksın? Çok güçlü olsan ne yapacaksın? Esas güç sahibi Cenâb-ı Hakk’ın kendisidir. ‘Maşâallah lâ kuvvete illâ billâh.’ Ancak Allah’ın dediği olur, onun gücünden başka geçerli bir kuvvet yok. Hiçbirimizin gücü kuvveti, bizatihi değil, lizatihidir. Allah’ın verdiği gücü, kuvveti kullanıyoruz. Bizim bütün arzu ve hedefimiz de onların yollarında bulunmağa çalışmaktır. Allah (c.c.) onların yolunda yürütsün. Allah (c.c.) onlarla birlikte haşretsin.” (Amin)

25-30’lu Yaşlarda Gelen Milletvekili Adaylığı Teklifleri

Dünyevi ve uhrevi hiçbir makama göz dikmemişler; Allah Resûlu’nün (s.a.v.) sünnet-i seniyyesini gözlerinin nuru bilmişler ve ona tâbi olma şerefini her şeyden aziz tutmuşlardır. Kendileri anlatıyor:

“1977 senesinde Necmettin Erbakan ismen bazı kimselerin özellikle aday listelerinde bulunmasını istediğini beyan etmişti. (O listede ben de vardım. Desteklenmezse fitne çıkarılmış olunacağını öne sürerek Sâmi Efendi hazretlerinin fitne konusundaki hassasiyetinden istifade edilmiştir. Bunun üzerine Sâmi Efendi hazretleri bu evlatlarının milletvekili adaylıklarına müsaade etmiştir.) Bu isimler şunlardı:

  1. Ömer Öztürk
  2. Ömer Kirazoğlu
  3. Tahir Büyükkörükçü

Ömer Kirazoğlu, Kayserili olduğu için Kayseri’den liste başı, Tahir Hoca da Konya’da ikinci sırada aday listelerinde yazıldı. Beni de aday listesinde hiç seçilemeyecek bir yere yedinci sıraya yazmışlardı. Hem beni aday göstermişler, hem de seçilemeyecek bir sıraya koymak gârabetini göstermişlerdi. Hâlbuki bu esnada Adalet Partisi’nden ve Demokratik Parti’den adaylık teklif etmişlerdi. Demirel, İstanbul ve Ankara dışında istediğim yerden liste başı olarak meb’us adaylığı teklif etmişti.

Ferruh Bozbeyli de aynı teklifi Necati Çakıroğlu vasıtasıyla yapmıştı. O zamanlar bu iki parti de Necmettin Bey’in partisine göre çok büyük partilerdi. Bu tekliflerin olduğu bir durumda Necmettin Bey’in partisinin beni yedinci sıradan aday listesine yazdıklarını görünce Efendi hazretlerine:

– ‘Ömer Bey’i seçilecek bir yere çıkarttıralım mı?’ diye sormuşlar. Efendi hazretleri:

– ‘Sakın ha, karışmayın olduğu yerde kalsın!’ buyurmuşlar.

Benim bu partiden aday olmamın sebebi;

– ‘Siz partiye karşı çıkarak İslâm’ın birliğine mâni oluyorsunuz, birliği bozuyorsunuz!’ sözlerine karşı yapılmış bir hareketti.

Ben ne partinin binasına gittim, ne giriş beyannamesi imzaladım, ne de bir yerde konuşma yaptım.

Bu teklifi bana yapanlara;

– Ben hiçbir yerde konuşma yapmam, partinizin binasına da gelmem, ama Hazret’e aday listelerinde ismimin bulunmasını söylemişsiniz, Hazret de benim ismimin yazılmasını söylemiş. Madem o söylemiş başımın üstüne, o zaman ismimi yazabilirsiniz, demiştim.

Yani Hz. Sâmi burada ismimin yazılmasına râzı olarak ‘İslâm birliğini bozuyorsunuz!’ sözlerine karşı bir cevap vermiş, daha sonra da aday listelerinde seçilebilecek bir yere yazılması teklifine karşı da ‘Sakın ha kalsın!’ diyerek milletvekili seçilmeme de râzı olmadığını ve hakîkatte istemediğini beyan etmiş oluyordu.

Bazı işler var ki içinde insanın meyli oluyor. Hz. Sâmi (k.s.) böyle emretti diye o isteği bastırarak Hazret’in emrini yerine getiriyorsun. Ama özellikle siyasete girmeme, meb’us olmama müsaade etmemesine karşı, hiç öyle bir zorlamaya ihtiyacım olmadı. Eskiden beri o işten hiç hoşlanmıyordum. Fıtratıma aykırıydı. Yani devamlı yalanla iç içe olmak, insanlara olduğundan başka türlü görünmek, benim oldum olası sevmediğim bir işti.

Medine’de içerisinde bakanların da bulunduğu bir milletvekili grubu, ziyaretime gelmişti. Onların içerisinde bulunan Ekrem Pakdemirli’ye İsmail Köse dedi ki:

– Yahu Ekrem ağabey, ben şu kişiye hayret ediyorum. Ömer Bey’in çömezleri hep Meclis’te kendisi burada, bu nasıl oluyor?

Ben de İsmail Köse’ye:

– Sen rahat mısın, gönlün huzur içerisinde mi İsmail ağabey? Yalan söylemiyorum dersen şimdi yalan söylersin. Sabahtan akşama kadar yalanla iç içesin. Bu yalan içerisinde insan nasıl rahat olabilir? deyince o da:

– Eee, Ömerciğim sen kendin Meclis’te bulunarak onun örneğini gösterseydin, dedi.

Şu zihniyete bakınız: Önce git bataklığa, yalana dolana bat, sonra üstünü başını temizlemeye bak. O bizim işimiz değil. Eğer bataklığı kurutabilirsen kurutursun. Ondan sonra oraya gidersin. Kurutamazsan da kul, Allah ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine itaatle mükellef… Biz her zaman Resûlullâh (s.a.v.)’in emri olan doğru ve dürüst bir hayat yaşamalıyız.”

Siyasete Bakışları

“Meb’usluk, bakanlık, başbakanlık gibi makamları Allah bana şimdiye kadar imrendirmedi, bundan sonra da imrendirmesin.

Siyasete bulaşmış, milletvekili olmuş (şahsiyet ve şeref sahibi) arkadaşlarıma ve ülkeye bu şekilde hizmet etmeye çalışanlara dua ediyorum. Bir Türk vatandaşı olarak da ülke yönetiminde böyle Müslüman insanların bulunmasından memnun oluyorum. Bir yandan da üzülüyorum, çünkü inancımızın yasakladığı birçok şeyi yapmak durumunda kalıyorlar. Fakat bu ikisini birbirine karıştırmamak lazım. ‘el-İnsâfu nısfu’d-dîn; yani insaf dinin yarısıdır’ hadîs-i şerîfi mucibince bazen bu arkadaşlarımızın yaptığı doğru işleri tebrik ediyor ve hayırlı işlerde muvaffak olmaları için dua ediyorum. Ama bazen de yaptıkları yanlış işleri İslâm’a, sünnet-i seniyyeye uymadığı için tenkit ediyor, yapılan yanlışları anlatmağa çalışıyorum. Bu iki vecheli sözlerimiz yanlış anlaşılmasın; Allah hayırda muvaffak etsin, memlekete, millete, dinimize hayırlı hizmetlere vesile kılsın. Ama zor durumdalar…

Birçok milletlerarası anlaşma ve sözlerle bağlılar, onların dışına çıkamıyorlar. Allah yardımcıları olsun.

Bu arkadaşlardan (milletvekili, bakan vb.) bazılarına değer vererek Medine’de evimize kabul etmemiz adamlıkla ve insani değerlerle alakalı. Yoksa onların makam ve mevkileri ile alakalı değil. Yani insanın gözü o makam ve mevkilerde olursa, o makam ve mevkiler insanın gözünde çok büyük ve ulaşılmaz bir şey olur. Ama gözün orda olmaz da bir dervişin hâline imrenirsen şayet, onların bulunduğu makamların bir dervişin makamı kadar imrenilecek makam olmadığını görür anlarsın.”

Kendileri ile Görüşmek İsteyip Görüşemeyen Bakanlar

“Biz bu arkadaşlarımızı insanlıklarından ve adamlıklarından dolayı evimize kabul ediyoruz. Bildiğimiz kadarıyla Nebi’nin (s.a.v.)’in;

‘Size devlet büyükleri geldiği zaman ikram ediniz![20] hadîs-i şerîfi, karakteri düzgün insanlar için tatbik edilmeye çalışılmalıdır. Ama karakter ve şahsiyet sahibi olmayan devlet ricaline bu şekilde davranmak doğru olmaz.

Medine’de beş altı bakan Bâbü’s-Selâm’a gelerek görüşmek istediklerini söylediler. Onlara dedim ki:

– Eğer evime gelince Allah ve Resûlü (s.a.v.)’den bahsedip, konuşmamız inancımıza uygun olacaksa; hay hay, buyrun. Ama yaptığınız hizmetleri günlük politik meseleleri anlatacaksanız kusura bakmayın benim böyle şeylere ayıracak zamanım yok. Burada böyle selâmlaşmış olalım. Böylece ayrılalım.’

Tabii herkes onların ellerini bir defa sıkmaya uğraşırken bizim bu cevabımız onlara çok ağır geldi.

– Eh o zaman mesele yok, rahatsız etmeyelim, dediler ve ayrıldılar.

Yine benim yanımda Talebe Birliği’nde ihtisas komisyonlarında bulunmuş olan bir arkadaş hac zamanında Medine’ye geldiğinde bana uğradı. Pazartesi-Perşembe cennet bahçesindeki iftar soframıza katıldı. En son gideceği Cuma günü bana dedi ki:

– Ağabey biraz sonra hareket ediyoruz. Bize tavsiyeniz, vasiyetiniz nedir? Ben de:

– Allah Resûlü (s.a.v.)’in yolundan ayrılmamalıyız. Her hususta sünnete ittibâ etmeliyiz ve bunu gözümüzün nuru bilmeliyiz’, dedim.

Bunun üzerine bana ne dese beğenirsiniz:

– İyi de, her hususta sünnete uymağa çalışıp memleketi masonlara mı teslim edelim?

Bu nasıl terbiyesizlik! Ona, ‘sünnete uy’ dendiğinde verdiği cevap ortada. Bu nasıl anlayış, nasıl fikir? Bu zihniyette olan insanlarla konuşup vakit kaybetmenin de bir mânâsı yok.”

 

Turgut Özal’ın Teklifi

Abdullah bin Mübarek (r.a.), yanında Ebu Hanife (r.a.)’in ismi geçtiğinde şöyle söylerdi:

“Dünya, içindekilerle beraber defalarca kendisine sunulup da ona yüz çevirip reddeden O yüce kişiden mi söz ediyorsunuz?”

Muhterem Ömer Öztürk de kendilerini İmam-ı Azam (r.a.)’ın yoluna adamış olduğu için benzeri birçok tecellilere mazhar olmuştur.

Kendilerine yapılan büyük bir iş teklifi ile ilgili menkıbelerini kendileri şöyle anlatmışlardır:

“Turgut Özal, 1982 senesinde ihtilal hükûmetinde başbakan yardımcısı iken kendi yardımcılarından bir profesörü göndererek büyük bir ticarî projede bana ortaklık teklif etmişti. Özal’ın gönderdiği kişi bir sürü dosya ile gelmişti. Yaptığı fizibilite çalışmalarına göre bu işin 800 milyon dolarlık bir iş hacmi…(800 milyon $ o zaman için dev bir paraydı. Türkiye’nin o zamanki bütçesine bakılırsa paranın büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir). %42 ila %58 arasında kâr etme ihtimali vardı. Aşağı yukarı 480 milyon dolarlık bir kâr söz konusu… Belki yarısını vermezdi, ama dörtte birini verse 120 milyon dolar, onda birini verse 48 milyon dolar eder.

Bu teklifi getirene bir cevap vermedim:

– Ben bu dosyaları bir inceleyeyim, Turgut Bey’e kendim cevap veririm, dedim.

Bu teklif gelmeden bir müddet önce Efendi hazretlerinin Nebi (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Ebû Bekir (r.a.) için söylediği:

‘Salih insana, güzel, salih, temiz mal ne güzel yakışır!’ hadîs-i şerîfini naklettiği hatırıma geldi ve kendi kendime dedim ki:

‘Hazret bu hadisi söylemişti, Turgut Bey de böyle bir teklifle geldiler. Acaba Hazret bana bunu, bu teklif için söylemiş olmasın, yani Hazret:

‘Şu işten böyle bir para kazanırsan İslâm’a hizmetin olur mu’ demek istemiş? Bu düşüncelerle bu teklifi Hazret’e sormaya karar verdim. Hazret’e gidip sorunca, daha sorum biter bitmez ellerini uzatarak aynen benim milletvekili adaylığım için söylediği gibi;

‘Sakın ha!’ buyurdular. “Yani dolayısıyla Hazret, her safhada başlangıçta naklettiğimiz hadîs-i şerîfte de beyan buyrulduğu gibi bu tip işlerin dışında kalmamızı istemiş ve böyle söylemiştir.” Çünkü bu teklifi kabul ettiğim takdirde Medine’den ve Hazretin yanından geçici olarak da olsa ayrılmış olacaktım.

Başa dön tuşu
Kapalı