ZEKÂ VE FERASETLERİ
ZEKÂ VE FERASETLERİ
Zekâ, ferâset ve anlayışları kendilerinin yaratılışlarından ve îmânlarının kemalinden gelen bir özelliktir.
Bu özelliklerini sahip oldukları donanımla ve hayat boyu başarıyla taşımışlardır. Arapça ve Türkçe’nin yanında tercüme yapabilecek seviyede Fransızca ve iyi seviyede İngilizce bilmektedirler.
“Mü’minin ferasetinden sakının, zira o Allah (c.c.)’nun nuruyla bakar”[29] buyrulmaktadır. Kendileri olayları îmân nuruyla ve sünnet-i seniyye perspektifinden değerlendirdikleri için yorum, tahlil ve tahminlerinde hep isabetli olmuşlardır. SSCB’nin en güçlü olduğu dönemlerde; “Zulüm üzerine kurulmuş düzenler fazla uzun ömürlü olmaz, Rusya yakında dağılacaktır” buyurduklarında belki birçok kimse buna ihtimal vermemiş, ama kısa süre sonra SSCB’nin dağılıp Türk Cumhuriyetleri’nin kurulduğunu kendi gözleriyle görmüşlerdir.
Medine-i Münevvere’de Ali Ulvi Kurucu ile hasbihal ettikleri bir mecliste, Ali Ulvi Bey Türkiye’de 28 Şubat öncesindeki iktidar değişiminden çok memnun olduğunu belirtip bu vesile ile İslâmî idarenin geleceğine dair ümitlerini beyan ettiğinde, Muhterem Ömer Öztürk, Ali Ulvi Bey’e;
– Onları iktidara getirirler, kimseye yaptıramadıklarını da onlara yaptırırlar, diyerek cevap verir. Daha sonra bu sözün hikmetini tahkik ederek anlayan Ali Ulvi Bey, hizmetkârını göndererek; Bundan sonra Türkiye’de neler olacak, sorduracaktır.
Kendisiyle kırk küsür yıldır beraber bulunanlardan Dr. Abid Özmen:
– Ne zaman sizin tavsiye ettiğinizin dışına çıktıysam, hepsinde pişman oldum, demiştir.
Cumhuriyet tarihinin en zeki başbakanlarından olan Turgut Özal, zaman zaman kendilerini telefonla arayarak içinden çıkamadığı meseleleri sorar, fikirlerinden istifade etmeye çalışırdı.
Güçlü Hafızaları
Kırk sene önce yaşanmış hadiseleri, ayrıntıları ile beraber bir gün önce yaşanmış gibi anlatırlar. Bu hafızaları sayesinde Kur’ân-ı Kerim’i çok okumakla hafız gibi olmuşlardır. Kendileri bu yönlerini tahdis-i nimet tahtında şu örnekle açıklamışlardır:
– Harem-i Şerif’te beş vakit namazın kıraati açıktan yapılanlarını bir hafta geçmişe doğru giderek hatırlayabiliyorum. Mesela, yedi gün önce sabah namazında falanca imam birinci rekâtta ne okudu, ikinci rekâtta ne okudu, akşam namazında filanca imam birinci rekâtta ne okudu, ikinci rekâtta ne okudu, yatsının birinci rekâtında ne okudu, ikinci rekâtında ne okundu; altı gün önce, beş gün önce… şeklinde bir hafta geriye doğru gidebiliyorum.
İlmî Kişilikleri
Çocukluğundan itibaren Sâmi Efendi hazretlerinin sohbetlerinde yetişmiş olan zât-ı âlileri başta Ömer Nasuhi Bilmen olmak üzere Türkiye’nin son devir meşayıh ve ulemasının ders ve sohbetlerine iştirak ederek, öğrendikleri ilmin mucibince amel etmelerinin ve âteşîn zekâ ve hafızalarının da etkisiyle zahirî ilimlerde gıpta edilecek bir seviyeye gelmişlerdir. Çocukluklarından itibaren kitaplarla çokça haşır neşir olmuşlar, bu sayede engin bir hadis bilgisine sahip olmuşlar, bunun yanında dört mezhep fıkhında maharet kazanmışlardır. Özellikle İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)’e büyük bir aşk ve hayranlıkla bağlı olmalarının neticesinde Hanefî mezhebine derin bir vukufiyetleri vardır. Bununla beraber kendileri sık sık;
“Kim ben âlimim derse cahilin ta kendisidir”[30] hadîs-i şerîfini tekrarlayarak ilimde iddia sahibi olmanın büyük bir âfet olduğunu beyan ederler.
Sohbetlerinde kitaplara dayalı konuşmaya özen gösterirler. Ehl-i sünnet ulemasının getirdiklerinin dışına çıkılmasını, hele ehliyetsiz kişilerin yersiz içtihatlara kalkışmasını asla tasvip etmezler.
Muhterem Ömer Öztürk, ilim sahiplerinin de istifade ettiği bir kimsedir. İstanbul Fatih ilçesi emekli vaizlerinden ilim ve irfanı ile tanınan Mehmet Taşkıran Hocaefendi;
“Uzun yıllar içinden çıkamadığım ve cevabını bulamadığım bir ilmi meseleyi muhterem üstada sordum. Kendileri falan yerdeki şu hadîs-i şerîfe bakarsınız diye işaret ettiler, gerçekten işaret ettikleri yerde sualimin cevabını buldum.”
Medrese eğitimi ve özel hocalarla yetişmiş, on bin hadisi ezbere bilen, pekçok ilmî kitabın müellifi ve binlerce ilim talebesinin hocası Merhum Ekrem Doğanay; o zamanlar henüz kırklı yaşlarda bulunan Ömer Öztürk ile yaptıkları bir görüşmeden çıktığında;
“Ben, iki saat içinde İslâm’ı bu kadar iyi özetleyen, İslâm’ı bu kadar iyi anlamış bir kimse ömrümde görmedim” demekten kendisini alamamıştır.
Kendileri, İslâm’ın kalbi ve merkezi olan Medine-i Münevvere’de bulunmaları vesilesi ile çeşitli milletlerin önde gelen âlim ve meşayıhı ile zaman zaman bir arada bulunmuşlardır. Hatta son asrın önde gelen âlimlerinden, tefsir sahibi İmam Şaravî, Suud kralının özel uçağı ve davetiyle Medine’ye birkaç günlüğüne geldiğinde, ileri gelen ulemanın çağırıldığı bir meclise davet edilen birkaç kişiden birisi olmuşlardır.
Kendilerinin ilim ve fazileti değişik çevrelerin de malumu olmuş, Şia gibi ehl-i sünnet dışı bir topluluğa bakış açıları belli olduğu hâlde, İran’da yüksek makamlarda bulunan bazı kimseler dahi zaman zaman kendisine gelip bazı sorular yöneltmişler ve görüşme talebinde bulunmuşlardır. Aynı şekilde Mısırlı ve dünyaca meşhur bir âlim birgün yardımcısını göndererek, “Şehadet Komandoları” hakkındaki fikirlerini sormuş, Muhterem Ömer Öztürk de bunun asla caiz olmadığını, Yahudi bile olsa pizzacıda oturan insanları öldürmek gibi bir hakkımız olmadığını beyan etmiştir. Ardından şunları eklemiştir: ‘Mısırlı âlim madem buna fetva veriyor, yaşlı olmasam ben de şehadet komandosu olurdum diyor; neden kendi boynuna asmıyor dinamit lokumlarını? Oysa Amerika’ya, Avrupa’ya, Türkiye’ye, yani istediği her yere gidebiliyor. Kendi asamazsa neden oğullarından birini göndermiyor?’
Medine-i Münevvere’ye ilk gittikleri zamanlar katılmak durumunda kaldıkları bir toplantıda; Kur’ân’ın bazı ayetlerinin te’vil edilmesi gerektiğini kabul etmeyen ve ayetleri sadece zahirî mânâlarına hamletmek gerektiğine inanan, kendilerini ‘Selefî’ olarak tanıtan bazı kimselerin “Cariye hadîsi”ni[31] delil getirerek Cenâb-ı Hakk’ın gökte bulunduğunu iddia etmeleri üzerine kendilerine şunu söylemiştir:
– Eğer ayetlerin tevilini kabul etmeyeceksek Hadid sûresindeki “…Nerede olsanız O sizinle beraberdir…” ayetindeki beraberliği nasıl anlayacağız? Yine Kur’ân-ı Kerim’de: “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız”[32] buyruluyor. Eğer tevil kabul etmeyecek ve Allah (c.c.)’nun hâşâ gökte olduğunu kabul edeceksek bu ayette geçen yakınlığı nasıl izah edeceğiz? Yunus (a.s.) balığın karnında “Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn; yani, Ya Rabbi! Senden başka mabud yoktur. Seni noksanlıklardan tenzih ederim, ben şüphesiz zalimlerden oldum”[33] diye dua etmiştir. Arapça’da ‘ente; sen’ kelimesi kişinin karşısında duran muhataba yönelik kullanılır. Burada tevile gitmezsek Cenâb-ı Hakk’ın Yunus (a.s.)’ın karşısında olduğunu kabul etmemiz gerekir. O zaman hâşâ Cenâb-ı Hak mı balığın karnına indi, yoksa Yunus aleyhiselâm mı semaya çıktı? Cenâb-ı Hak mekândan münezzehtir.
Bunun üzerine muhatapları, “Mugâlata yapıyorsun” diyerek konuyu kapatmak mecburiyetinde kalmışlardır.
Yine bir başka mecliste, “Şu üç mescidden başkasına yolculuk yapılmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Resûl ve Mescid-i Aksa”[34] hadîs-i şerîfine göre Nebi’yi (s.a.v.) ziyaret için türbe-i saadete gelmek üzere yolculuk yapılmasının yasak olduğunu iddia edenlere cevaben şunları söylemişlerdir:
– Medîne’de ilkokulda okuyan herhangi bir çocuğun Arapça gramer kitabına bakarsanız orada görürsünüz ki buradaki yolculuktan men ediş, dilbilgisi kurallarına göre türbe-i saadeti kapsamaz.
Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) hazretleri; “İlim, kitap-defter köşelerinden değil Hakk’a erenlerin ağzından öğrenilir” buyurarak, ilm-i ledünnî ve fayda getiren ilim tahsilinde esas usûlün, ilmi ile amel eden bir âlimden istifade etmek olduğuna işaret etmişlerdir. Muhterem Ömer Öztürk de, Sâmi Efendi hazretleri gibi ilim ve takvasını kendi devrinde kendisini tanıyan bütün âlimlerin beyan ettiği, M. Asım Köksal gibi, Muhterem Ömer Nasuhi Bilmen gibi son devrin önde gelen âlimlerinin kendisine manen bağlandığı bir nadirü’l-emsal şahsiyetin taht-ı terbiyesinde yetişmişler, o zâtın hâl ve kâlinden istifade etmişlerdir.