Erbil ve İstanbul’daki Dergâh Faaliyetleri

Erbil`de saliha bir hanım tarafından kendisi için teberrüken inşâ ettirilen tekkede Meşrutiyet’in ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu. Mektûbat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini, bu esnada Erbil`den muhîb ve mürîdanıyla haberleşmesi teşkil eder. Böylece bedenen İstanbul’dan, müridlerinden, sevenlerinden ayrı da olsa, mektuplaşmak sûretiyle gönülleri ihyâ etmiş, tarikatının canlılığını ve müridlerinin bağlılığını sürdürmesini bilmiştir.
Şeyh Muhammed Esad Efendi Hazretleri Erbil’de iken, dergâhta iki ihvân, Hoca Yekta efendiye hasetlerinden sihir yapmışlar ve Hoca Yekta efendi sihrin tesiriyle hastalanmış. Yine dergâhta sihir bozmasını bilen bir ihvân, sihir yapanların sihirlerini bozarak, Hoca Yekta Efendi kurtulmuş ve sıhhatine kavuşmuştur.
Yıllar sonra Esad Efendi Hazretleri İstanbul’a dönünce bu sihir hâdisesinden haberdar edilince, Hazret:
“Onlar bir daha dergâha gelemezler” buyurmuş ve hakikaten de o iki kişi, bir daha dergâha gelememişler, mânevî âlemden mahrum olmuşlardır.35
Esad Efendi (k.s.), Meşrutiyet’in ilanını müteakip kendisine Sultan II. Abdülhamid Han tarafından yapılan dâvete binaen, 6 Aralık 1908 tarihinde yeniden Dersaâdet’i teşrif buyururlar.
Padişah Sultan Reşad ile arası çok iyidir. Osmanlı’da mevcut bütün tarikat şeyhlerini toplayan bir heyet kurulur ve Esad Efendi (k.s.) bu heyete “Reis-ül Meşâyih: Şeyhler Heyetinin Reisi” seçilmiştir.
Sultan Reşad, Şeyh Esad Efendi (k.s.)’ye her alâkayı göstermekte devam etmiş ve ona, Üsküdar’da, Karacaahmed Çiçekçi durağındaki mescid ve zâviyeyi bağışlamıştır.”
Hatta Sultan Reşad’ın Esad Efendi (k.s.)’yi dergâhta arada ziyarete gelmeleri ve kendisine bizzat intisabları vâkidir. Bir gün Sultan Reşad resmî ziyaret sırasında, dergâhın gereken masraflarının gayet ağır olduğuna şâhit olur ve Esad Efendi (k.s.)’ye nezaketle sorar:
Üstâdım îradınız nedir? Bu kadar masrafa göre gelirinizi nerelerden temin ediyorsunuz?
O da:
Îradımız masrafımızdır, karşılığını Yani giderimiz kadar gelirimiz olur.
Kelamî Dergâhını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşâ ettirdi. Çünkü dergâh mevcudu almadığından bu genişletme zarureti hâsıl oldu. Üsküdar, Çiçekçi’deki Selimiye Dergâhı şeyhliği münhal olunca, buraya da vekil olarak oğlu Mehmet Ali Efendi`yi tâyin ederek kendisi de ara sıra gelip irşad hizmetini oğluyla müştereken devam ettirmiştir. Bu vazifeyi de tekkelerin kapatılmasına kadar sürdürmüştür.
İstanbul’a döndükten sonra Esad Efendi (k.s.), daha önce gerçekleştirilemeyen bir faaliyet alanına yönelmiştir. Bunları iki başlık altında toplamamız mümkündür:
Dervişlerin haklarını korumak ve vazifelerini gerçekleştirmek için tekke dışında bir kurum
Tasavvuf kültürünün topluma aktarılmasında geleneksel yollara ilave olarak yeni bir “yol bulmak”.38
Daha sonra Esad Efendi (k.s.) tasavvufu donukluktan kurtarmak, yeni bir canlılık vermek adına tekke dışında bir kurum olan “Cemiyet-i Sufiyye”yi kurmuş ve tasavvuf kültürünün topluma aktarılmasında yeni bir yol olarak “Tasavvuf” mecmuasını yayına başlatmıştır. Cemiyet-i Sufiye’nin kuruluş çalışmaları Kelâmî dergâhında yürütülmüştür. Bu sırada Bektaşî meşrep İttihad ve Terakki ile sıkı ilişki halinde olan “Muhibbân” dergisini yayınlayan bir tasavvufî grup daha vardır. Bunlar Şeyh Nailî Efendiyle yakın temas halindedir. Bu grubun fikrî ve îtikâdî açıdan biraz sıkıntıları vardır. Bunlar Esad Efendi’nin ehl-i sünnet çizgisindeki Cem’iyyet-i Sufiyye’sinin kurulmasına mani olmak isterler. Ancak Allah’ın izniyle muvaffak olamazlar.
Daha sonra, zamanın şeyhülislâmı Musa Kâzım Efendi cemiyetin reisi, Esad Efendi (k.s.) de ikinci reisi olur.
Zaten Esad Erbilî hazretleri bir Nakşî şeyhi olması hasebiyle, tarikatı Şeriat çerçevesinde izah eder ve ilim ile ulemâya önem verirdi:
“Âlim, îmân ve İslâm’ın ahkâmına hulus-i kalple inanan, bütün olgunluğuyla bunları tatbik eden, bilvesile bütün insanlara bu kutlu yolu öğretmeye çalışan, ahlâk ve âdetleriyle çevresine İslâm’ı temsil eden nadide insan demektir. İslâm’ın âlime verdiği mânevî kadr-ü kıymet; hiç bir sistem ve milletin muhayyilesinde mevcud değildir. Üstelik Dini Mübin, âlim için sevap şartı da koymuş; kimin hayrına vesile olursa, onu kendisi de işlemiş gibi sevaplandırmıştır.”
Cemiyetin kuruluşunu, Tasavvuf Dergisi şu şekilde haber yapmıştır: “Şeyhulislâm Musa Kâzım Efendi Hazretlerinin riyaset-i fahriyesi ve Kelâmi Dergâh-ı Şerifi şecdenişin-i irşâdı Şeyh Muhammed Esad Efendi Hazretlerinin riyaset-i saniyesiyle bi-mennihi Teâlâ teşekkül eden Cemiyet-i Sufiyye’nin iftitahı, geçen perşembe günü Topkapı Tramvay caddesinde kaim cemiyetin daire-i fahiresinde turuk-ı aliyye meşâyih-i kiramından pek çok zevat-ı zevil ihtiram hazır bulundukları halde îfâ edilmiş ve mevlid-i mukaddes-i risaletpenahi menkabe-i mübarekesinin fuyuzat-ı ruhaniyesiyle mülk-ü milletin deavât-ı hayriyyesi tertil ve tilâvet olunmuştur.”
Esad Efendi (k.s.) cemiyetin kuruluşunda ve devamında tasavvufla alâkalı, konferans-seminer tipinde sohbetler yapmıştır. Cemiyetteki ilk ders de Esad Efendi (k.s.) tarafından verilmiştir.
Esad Efendi hazretleri, bu çalışmalarının yanında Meclis-i Meşâyih reisliği yapmıştır. Meclis-i Meşâyıh, tekkelerin işleriyle meşgul olmak üzere meşihat dairesinde kurulmuş bir teşekküldür.
Bu teşekkül, tekkelerin tarikat usûllerine göre idarelerini temin ve tekke şeyhliklerine faziletli ve münevver adamları seçip tâyin etmek vazifesiyle mükellef olup, eskiden beri mevcuttur. 5 Mart 1334 (1918) tarihli kanunun ikinci maddesiyle bir reis ve yedi âzâdan oluşmak üzere daha geniş mikyasta yeniden kurulmuştur.
Cumhuriyet dönemine kadar hayatiyetini devam ettirmiş olan bu müessese, önceleri Meşihat Makamının bir dairesi şeklinde Şeyhülislâmlık müessesesine bağlı olarak kurulmuştur.




